
10 Nisan 2026 Cuma

O Polis, bu Polis teşkilat kurulalı, 181 yıl olmuş..
Bütün teşkilatın Polis haftasını kutluyorum, görevi başında şehit olan, ahrete intikal eden, bütün Polislerimize Allahtan rahmet diliyor, mekanlarını cennet olsun, ruhları şad olsun diyorum..
*** *** ***
Hep merak edersiniz değimli? Polis altında araba geziyor, belinde silahı ile hava atıyor, veya bir suçluyu arıyor, Polis nöbet tutuyor, Polis izinli, Polis görevli..
İşte o Polis..
Ne kadar izinli, ne kadar görevli..?
Polis izinli olsa da 24 saat görevlidir.
Çünkü, Polis olası bir olağanüstü durum karşısında her an uykusundan uyandırılır, yatağından kaldırılır, ve acilen göreve çağrılır. Ortada ne izin kalır, ne istirahat!.. O senin gibi eşi, çocukları ve ana-babası ile dahi ilgilenemez.
İşte o Polis koşarak görevinin başına gitmek zorundadır. Buna bir fiil 20 sene de katlanmak zorundadır, aksi halde ayrılıp, emekli olma şansı da yoktur.
Artık gittiği acil görev de sonu nasıl biteceği de belli değildir. Olay mı olacak, çatışma mı çıkacak, yaralanıp gazi mi olacak, yoksa şehit mi?
*** *** ***
İşte o Polis..
Görevde bulunduğu sırada amiri arar, 7443… 4518…7441…vs. gibi kodlarla anons edilir, 5454.. merkezden arar, kaza olayı bildirir..
İşte o Polis..
Asayişle ilgili olay yerine gider, şikayetçi kişi “Ben şikayetimden vazgeçiyorum” efendim, “Kocam beni eve almadı” Memur bey, ”Üst kattaki komşu beni rahatsız ediyor” Polis amirini arar, “Kişi çok alkollü efendim, ambulans çağırdık, hastaneye gönderiyoruz” veya başka bir olayda ise, “vatandaş kaybolmuş, evine bırakıyoruz” vs. gibi ihbar olaylarına koşan Polis, İşte o Polis.
Bu arada en çok ihbarlardan biri de 154 ekibine gelen 455 ihbarları, yani araç park şikayetleri. Kişiye düşmanlığın varsa, garezin kinin varsa adamın park ettiği yeri ihbar edip ceza kestiriyorsun. Halbuki araç nizami vaye kimseye zararı yok ama, nizami olmayan otopark işletmecileri de bu ihbarın başında yer alıyor. Şahıs caddeye park etmersin, otoparka gelsin, biraz parasını alalım.. Niyuet kötü olunca, O polis de meşgul ediliyor..
Bu konuda otopark sıkıntılarını zaman zaman zaten dile getiriyorum ve getirmeye de devam edeceğim. Gerçekten Ordu için bu çok önemli bir sorun oldu..
Yani, yardıma koşma işi çok güzel de yalan, yanlış ihbarlara ne diyeceksiniz?
Hatta, günlük yapılan ihbarların bir çoğu ya asılsız çıkıyor, veya kişi Polis gelince “Ben şikayetçi değilim”, veya karşısındaki kişiye kasıt olarak intikam almak için Polis çağırıyor.. Yetmedi, efendim, “Kocam evden, gitti, intihar edeceğim diye mesaj atmış” ekip anons ediyor, kişi aranmaya başlanıyor. Bize ne ederse etsin, diyemeyiz.. Kişi aracını vatandaşın kapısı önüne park etmiş, Polise ihbar ediliyor. Buna da mı ceza yaptırım yok.? İhbarlar öylesine geliyor ki, Polisin başka işi yokmu, bunlarla mı ilgileniyor? diye isyan bile edersiniz.
İşte o Polis..
Görevi hiç de kolay değil. 20 yılı böyle geçecektir. Peki bu yalan ihbarda bulunanlara, kasıtlı Polis çağıranlara, Polisi arayıp da kaçan veya, “Ben şikayetimden vazgeçtim” telefonlara bakmayan ihbarcılara yönelik bir yaptırım uygulanamaz mı?
İşte o Polis senin babanın oğlu değil, sen o Polisi kendi kafana göre meşgul etmek veya çağırarak, vazgeçme, kaçma veya uzlaşma şansın olmamalı. Mutlaka o yalanın, o barışın ve caymanın cezai bir bedeli olmalıdır.
Çünkü, o Polis senin ihbarın için koşarak geliyor, caddelerde zor anlar yaşıyor, araç mazot yakıyor, Polisi bir başka görevinden, acil gitmesi gereken ihbarlardan alıkoyuyor ve kafana göre de kullanmış oluyorsun..
Bu konuda mutlaka gerekli bir yasa çıkarılmalıdır.
Biliyorum, bir çoğunuz da Polisleri sevmezsiniz, ama kıçınız sıkıştığında, dayak yediğinizde “aman Polis nerde, polis çağırın” diye de avuç açar yalvarırsın.
İşte o Polis …
Bugün mübarek Cuma günü sen Camiye Cuma namazına gittin, Polis Caminin kapısında seni bekliyor..
Bundan daha ötesini de söylemek istemiyorum..
Gününüz, haftanız kutlu olsun..
Allah kolaylık versin..
Siz bu vatandaşı, bu memleketi korurken, Yüce mevlam da sizleri korusun..

(Yazı ana sayfadan devam..)
DEVLET BAHÇELİ TOPA VURUYOR, KAÇIYOR..
Hakim vicdani kanaatine göre, sana ceza vermek istiyorsa istediği gibi verir..
Bunu neye dayanarak söylüyorum biliyor musunuz?
46 Yıllık gazetecilik mesleğim tecrübelerime dayanarak hayatımın bir çok bölümleri ceza evlerinde, nezaretlerde ve Mahkeme kapılarında geçtiği için söylüyorum. Mahkeme salonlarında Hakim-savcı ile yaşadığım diyaloglara dayanarak söylüyorum.
Çünkü;
Önce yasaları iyi bilmek, adliye teşkilatını iyi tanımak, mahkemelerin seyrini çok bilmek gerekir.
“Kanun Anayasa ne derse odur. 1982 Anayasası’nın 138. maddesi uyarınca Hakim ve savcılar görevlerinde bağımsızdırlar ; anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak, vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında emir, talimat, genelge veya telkinde bulunamaz.” der.
Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.
Aynı kanun maddesi ise hakimler ve savcılar kanununun (HSK) 4. Maddesinde yer almaktadır.
Bu kanun maddesi ile ne demek istendiği açık ve net olarak belli değimlidir?
Vicdani kanaate göre karar vermek..
Öncelikle şunu ifade ediyorum.
Ben ne Ekrem İmamoğlu taraftarıyım, ne karşıtıyım, ne CHP’nin yanında, ne de karşısındayım. İktidar partisi AKP.’nin de, hiçbirinin ne dostu, ne de düşmanıyım.
Tarafsız bir gazeteci olarak burada görüşlerimi gündeme getiriyorum.
İster beğenin, ister beğenmeyin..
Ekrem İmamoğlu suçludur veya suçsuzdur da diyemem.
Çünkü; o mahkemenin verdiği karar sonunda ortaya çıkacaktır.
Şu canlı yayın olayına Allah aşkına Ekrem İmamoğlu hakkındaki suçlamalara bu kadar etki veya tepki göstermenin hiçbir anlamı olmadığı gibi, dışarıdan yapılan müdahaleler de Mahkemenin taktir yetkisini aleyhte kullanmasına neden olabilir.
Hiç düşündünüz mü, bu ülke kaç yıldır iyi yönetilmiyor.
Hiç hesap ettiniz mi Ekrem İmamoğlu, davasından önce bu ülkede neler yaşandı.
15 Temmuz darbe girişimi, muhtıralar, 17-25 Aralık olayları vs. gibi, Türkiye’de bu zaman kadar olan 9 muhtıra ve darbe girişiminin Erdoğan döneminde olduğunu hiç düşündünüz mü?
İşte bugün neden buralara kadar geldik?
Günümüzde emekli bayram ikramiyesi, maaş zamları, işçi asgari ücretler konusu, vatandaşın bir kısmı geçinmek için inim inim inlerken, bir kısmı da zevk ve sefa alem içinde yaşarken, gündem neden Ekrem İmamoğlu davası oluyor?
Bir canlı yayın, bir Hakim-Savcı suçlamaları, karalamalar almış başını gidiyor..
Üstelik bu sorunlar yetmiyormuş gibi şimdi de başımıza bir ABD-İsrail ve İran savaşı bela olarak, biz de Türkiye olarak mecburen huzursuz olmaya başladık.
Bu ülkenin sorunu İmamoğlu sorunu değildir. Ama tek gündem bunu yapıyoruz.
Bakın yine söylüyorum. İmamoğlu için sokağa çıkan, yürüyüş yapan, tepki gösteren ve Mahkeme salonundan canlı yayın isteyen zihniyet hepiniz yanlış yapıyorsunuz.
Bunun zararını başta İmamoğlu, sonra bizler ve daha sonra bu ülke görecektir.
Sizlerin bu taşkınlıkları, bağırmanız çağırmanız mahkeme aşamasında olan İmamoğlu’nu yargılayan heyetin aksi taraftan karar vermesini sağlar..
İşte o mahkemeyi gün gün izliyor ve takip ediyor, olan bitenleri de görüyoruz..
Neden mi?
İşte yaşamayan, görmeyen, bilmeyen anlamaz, bunlara da anlatamazsın.
Ne dedik yukarıda kanun maddesinde açıkladık, hakimin taktir yetkisini kullanacak gerekirse TCK.’nın 62. maddesini göz önüne alırsa indirim ve iyi hal uygulamasını kullanmayacaktır.
Diyelim ki, İmamoğlu’nun hiç suçu yok. En son ceza mahkemeye saygısızlık, hakime ve savcıya karşı gelmekten en az 6 aydan başlar.
İşte o tepki gösterenler, yürüyenler, canlı yayın isteyenler, siz hala bunun farkında değilsiniz.
Şu ana kadar gazetecilik mesleğim nedeni ile hakkımda 150 civarında şikayet olduğunu hesap ediyorum, hala da sürekli sogulama ve şikayetler devam ediyor. Bunlardan 60 kadarı civarında da dava açılmış, her davanın 3 duruşması olsa 180 kez hakim huzuruna çıkmış sayılırım. Bir çok ihbarlar ve iftiralar sonucu göz altına da alındım, tutuklandım ama, beraat ettim, maddi ve manevi kaybetsem de şahsım ve şerefim adına kazanan ben oldum.
Bunların detaylarını, içeriğini yazsam bir kitaba dahi sığmaz.
Her duruşmada mahkeme sırasında hakim ve savcının karşısında esas duruşta durdum hareketlerime, konuşmalarıma hep dikkat ettim. Konuştum, itiraz ettim, hakkımı aradım ama hep bir saygınlık ve yasal çerçeve içersinde yaptım.
Ceza aldığımda bile hep güldüm.
Çünkü, hiç hak etmedim..
Fakat, hakkımı savunmaktan, suçsuzluğum için direnmekten asla vazgeçmedim, haklarımı hep yasal yollardan kullandım ve aradım. Öyle inanıyorum ki, suçsuz olduğum bir çok davalarda cezalandırıldım.
Sokağa çıkmadım, canlı yayın istemedim. Reddi hakim yaptım, duruşmaları terk ettim, beyanlarımı sözlü olarak zapta geçilmeyince yazılı olarak verdim.
Mahkemelerde yaşadığım bu haksızlık karşısında tek başıma da susmadım.
Ama, acı bir gerçek ki, savcının hakimin kararı hiç değişmedi. Suçsuz da olsam o kararlar hiç acımadan verildi.
Çünkü, hani vicdani kanaat var ya..
Sen istediğin kadar çabala dur, yeni delil ve belgeler ortaya çıkmazsa hakim kararından asla dönmüyor.
Şu da çok önemli ki, bu Dünyada imam eşliğinde omuzlarda gidenler, hiç geri dönmemiştir.
Fakat, Polisle, Jandarmayla gidenler mutlaka zamanı gelince geri dönmüşlerdir.
Yıl ; 1988 “ADALET İSTİYORUM” diye pankart yazdırarak Adalet bakanlığı önünde açlık grevi yapmaya başladım. Demokratik haklarımı aradım. Ancak, hemen polisler geldi, beni orada 10 dakika dahi bırakmadılar. Zamanın Adalet bakanı Oltan Sungurlu ile makamında görüştüm. Bütün yaşadıklarımı anlattım.
Bakanımız sağolsun beni dinledi, ama şok olmuştum.
Değişen hiçbir şey olmadı ama, öğrendiğim ve ders almam gereken çok şeyler oldu.
Bakanın cevabı; “Valla kardeşim, biz kanunu yasayı çıkarırız, Savcıya hakime teslim ederiz, gerisi bizi ilgilendirmez” diyerek beni masanın başında tek olarak bırakıp kalkıp gitti.
Çok düşündüm ve anladım.
Hakim ve Savcının yetkilerini bir kez daha hayal ettim.
Sonuçta bana izinsiz pankart asmak, eylem yapmak suçlarından terör olayları ile eşit tutarak Ankara’da yargılandım, 6 ay hapis cezası aldım. İtirazım sonucu Yargıtay ceza kararını bozarak beraat kararı verdi..
Şimdi, sonuç olarak CHP.’nin veya bazı gurupların, siyasilerin İmamoğlu olayını bu kadar uzatmaları protesto etmeleri yürüyüş yapmaları mahkemenin kararını asla değiştirmeyecektir.
Sadece ülke gündemini meşgul etmekten başka bir şey değildir.
Bir insana kasti olarak suçsuz olarak ceza verilmesini de hiçbir hakimin buna gönülden rıza geleceğine inanmıyorum. Çünkü bu vicdani kanaatin yanında bir de ilahi adalet vardır. Yok emir varmış, yok siyasi baskı varmış, dense de ben gerçekleri duymadan bunlara inanmak istemiyorum.
Sakin olacaksın sakin diyorum.
Yasal yollardan çıkmayacaksın, eğer sana haksızlık edenler olursa bir gün bedelini mutlaka ödeyeceklerdir.
Ve.. Nitekim de bu olayları da yaşadım, gördüm, Bana suçsuz yere ceza veren hakimlerin, önüne yalan beyanları götüren emniyet mensupları hep çoluğundan çocuğundan, ailesinden, anasından-babasından çektiler, kendileri de sürünerek inim inim inleyerek can verdiler.
Yaşadıkları süre içinde de vicdan azabı duyduklarını çok iyi biliyorum.
Dedim o zaman eyyyy…..ilahi adalet, Allahım işte bana zulüm ederek, suçsuz yere ceza verenlerin, çektiklerini ve ölürken nasıl can verdiklerini bana gösterdiğin için sana şükürler olsun diye dua ettim.
Yani kimsenin ahı kimsede kalmadığı gibi, gerçek suçlu olanlar cezalarını almalı, suçsuz yere de kimsenin ahı alınmamalıdır.
Hiçbir Mahkeme heyetinin bilerek böyle bir vicdani sorumluluk altınsa gireceğini sanmıyorum.
Tek somut delil, tanık ve belgelere göre hakim kararını verecektir.
Tabi mahkemeler halka açıktır ama, şayet Mahkeme salonundan canlı yayın isteme hakkı bu zamana kadar kimseye verildiğini duymadım ve görmedim.
Sadece filmlerde izledim. Tiyatroda gördüm.
Benim bildiğim canlı yayın, basın açıklamalarında, konserlerde ve stadyumlarda yapılan maçlarda olur.
Çok uzattım biliyorum..
Ama konu çok önemli kısa bir örnek daha verip bitireceğim.
Bundan 32 yıl önce bir yerde çıkan tartışma sonucu kavga ettim. 6 kişilik bir gurup benim üzerime yürüdü, ben canımı zor kurtararak bir Benzin istasyonuna sığınarak polis çağırdım. Önce karakol, sonra adliyelik oldum.
Mesleğim gereği Savcı beyle iyi tanışıyorduk. Savcı beni çağırdı. “Osman seni tutuklamam lazım” dedi.
Niçin Savcı beyim dedim, “Sen Atatürk’e dine imana küfür etmişsin Türk parasını yırtmışsın bu suçtur” dedi.. Tutuklamam lazım seni dedi..
Allah aşkına sayın savcım yalan öyle bir olay yok, küfür de yok, para yırtmak da yok, yalan konuşuyorlar dedim. 6 kişi de aynı yönde ifade vermişler. Hakim savcı inanmak zoruda..
Savcı; “Osman bana 2 tane yalancı şahit getir, seni idam edeyim” dedi, ben de bir an şaşkına uğrayarak bir an ne yapacağımı şaşırdım. Dedim eyvah yine cezaevi yolu göründü..
Peki sayın savcım siz bilirsiniz, dedim, ben ve 6 kişi savcının huzuruna geçtik, katip başladı yazmaya..
Yaz dedi, Savcı, “Osman Şahin’in Atatürk’e, dine küfür edip, Türk parasını yırtmaktan, diğer altı kişinin de çete halinde bir kişinin yolunu kesip adam dövmekten, hürriyeti tehdit etmekten tutuklanmalarına” der demez savcının odası bir anda karıştı.
Bu altı kişi hep birlikte aman sayın savcım, “Biz ne yaptık, suçumuz ne ki, lütfen yapmayın” deyince Savcı, karar bu sizde Osman da burada suç işlemiş” dedi. İtiraz edersiniz değimli, o zaman şikayetten vazgeçersiniz, ya da tutuklarım dedi.
Çünkü, Savcı bu çete gurubunu da iyi tanıyordu.
“Aman aman tamam sayın savcım biz şikayetçi değiliz” dediler hep birlikte. Savcı Daktilo başındaki katibe, yaz, “Her ne kadar aralarında çıkan kavga sonucu şikayetçi olsalarda, bu şikayetlerinden vazgeçmeleri nedeniyle soruşturma yapmaya gerek olmadığı tutanak altına alınarak serbest bırakılmaları imza altına alınarak karar verildi” diye herkes yoluna gitti.
Sanırım başka bir açıklama yapmaya gerek var mı?
Siz bakmayın Mahkemede canlı yayın isteyenlere..
Devlet Bahçeli’nin topa vurup yan çizmesine..
İşte İmamoğlu mahkemesinin kesin kararı, delil, belge, tanık ve sonuçta da “VİCDANİ KANAAT” olacaktır.
Hakim giydiği cübbesinin içinde adaletli karar vermek zorundadır. O cübbenin günahı-sevabı vebalinin hesabı çok büyüktür. Yanlış karar da verebilir ama vebali de bir üst mahkemeye kalabilir.
Bütün patırtıların, kütürtülerin hepsi boştur..
Sakin, sabırlı ve iyi niyetli olarak bekleyelim ve görelim..

Son günlerde ülkemizde, Ekrem İmamoğlu davası bir yıldır ülke gündemine oturmuş vatandaşlar bununla ilgileniyor. Şimdi de tutturdular, Mahkemeden canlı yayın istiyorlar..
Her zaman yazıp söylediğim gibi, ya arkadaş Mahkeme salonu konser salonu değildir. Orası insanın hayatına şekil ve biçim verecek bir makamdır.
Azıcık düşünelim aklımızı başımıza alalım, sakin olalım, iyi karar verelim..
Bu konuda Devlet Bahçeli, ‘TRT’den canlı yayın yapılsın’ demişti. C. Başkanı Erdoğan da “Devlet Bey isabet buyurdu” diye cevaplamıştı..Teklif bilerek Meclisten de RET yedi..
Ya Allah aşkına siz Devlet Bahçeli’nin vurduğu her topu kaleye mi girecek sanıyorsunuz? 30 yıldır bu adamın nasıl savunma yaptığını hala öğrenemediniz mi?
Bahçeli topa vurur kaçar, ama topun nereye gittiğinden dahi haberi olmaz.
Yine o top direkten döndü.
Bu konuyla ilgili çok önemli ve uyarıcı köşe yazımı okumak için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız.
https://orduyongazetesi.com/author/osmansahin/mahkeme-salonu-konser-salonu-degildir-2/

Her şey son günlerde Bolu Belediye başkanı Tanju Özcan olayından sonra daha iyi anlaşılmaya başlandı. Üç harfli market diye adlandırılan büyük marketlerin nasıl ayakta kaldığı açık ve net olarak ortaya çıkmış oldu..
Üç harfli marketler ekonominin gizli cüzdanı diyorum.. Son günlerde yaşanan olaylar nedeniyle mahallinde faaliyet gösteren marketler ve banka şubeleri yerel halını desteklemesi gerekir.
Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın tutuklanmasıyla sonuçlanan market operasyonunda ŞOK, A101, BİM, CarrefourSA, Migros gibi marketlerin Belediyeler kontrolünde Belediyeler denetimine takıldığı ve Zabıta korkusu verildiği de gündeme gelmiş bulunuyor.
Burada bizim gündeme getireceğimiz Tanju Özcan değil, asıl gündeme gelmesi gereken çok önemli konular var. Çünkü, bu marketler ilk kurulduğunda şehir merkezinde değil, Mahalle bakkalları yok olmasın diye şehir dışına yapılacaktı. Market alanının ise 200 metre kareden büyük olmama şartları vardı.
Kimse tınlamadı, takmadı, nihayet mahalle bakkalı devri de bitti.
Hatta bu marketlerin çalışma saatleri, ürün çeşitliliği (beyaz eşya, mobilya vb. sınırlaması) ve açılış kriterlerine mesafe/nüfus şartı getiren perakende düzenlemeleri de var. Ama bu şartlara da uyulmadı.
Hem gıda maddesi satacaksın, kağıt-kalem, kırtasiye malzemesi satacaksın, hem de, mobilya ve elektronik eşya.. Bu zaten ticaret kanununa aykırı bir faaliyet. 1500 metrekareden küçük zincir marketlerde züccaciye, kozmetik, kırtasiye, beyaz eşya ve mobilya gibi ürünlerin satışı kısıtlanacaktı. Onu da yapamadılar.
Nüfusu 2 bin ile 5 bin arasında olan yerlerde en fazla 2 zincir market olması, 5 bin kişiden sonraki her 5 bin kişi için en fazla bir market açılması planlanıyordu. Şimdi her köşe başına bir market açılıyor.
Ticari şartlar vardı, hafta sonları çalışma sınırlamaları olacaktı., Rekabet kurumu tarafından da milyonlarca lira cezalara çarptırılsalar da kimse yine görmezden gelmeye devam ediyor.
Hatta bu marketlerin ürün fiyatlarına sıfırlı fiyatlar uygulaması yerine 9.99 vs. gibi fiyatların uygulanması üreticiyi bir kuruş ile aldatmanın ve kandırmanın en kolay yolu ile biliniyor. Çünkü vatandaşlar aldıkları ürünün 9.9 üzerinden kaç gramı kaç lira yaptığını hesaplayamıyor.
İşte son günlerde Bolu Belediyesi olayı ile tartışmalara açılacak bazı meseleler gündeme geldi. Bu marketler başta Belediyeler, sonra ticari kurumlar tarafından denetlense de ister istemez göz yumuluyor. Çünkü, denetimlerde marketlerin durumuyla ilgili detaylı notlar tutuluyor, tespitler yapılıyor. Hatta bu marketlerde en çok rastlanan kullanım süresi dolan veya kalitesiz gıda maddeleri. Yüzde yüz yasalara uyan bir market bulamazsın.
Her ne kadar bu marketler hakkında şikayetler olsa da, bu marketlerin sahipleri genellikle merkezi İstanbul ve Ankara’da bulunan holdingler, iş insanları ve siyasetçilerle sıkı-fıkı bağı olan iş birliği yapan kişilerdir. İl ve ilçelerde sadece sorumlu şefler bulunur ama, yönetim, ödeme ve idari konulara karışamazlar. Buradkiler sadece satıştan sorumludur, paranızı almakla yükümlüdür. Bütün yönetim yüksek idareciler tarafından yapılır.
Bu marketler genellikle başta Belediyeler ve bazı kurumlara bağış yapmak zorunda kalıyorlar. Neden, Çünkü bu bağışlar yapılmazsa mahallinde para kazanma satış yapma şansları yoktur. Her an cezayla veya kapatmayla karşı karşıyadır. Tabiki. Belediyeler veya sorumlu kişiler buradan aldıkları bağışı yoksul ve gariban vatandaşlara, ihtiyaç sahiplerine dağıtmaları, yardım etmeleri, yerinde kullanmaları insaniyet adına çok önemlidir.
Her gün her ayrı marketin, hemen hemen bütün ulusal kanallarda reklamlarını görmek mümkündür. Neden, çünkü, söz konusu bu marketler, ticaret kanununa ve ticaret ahlakına uymadıkları için verilen bu reklamlar “sus payı” niteliğindedir. Karşılığında ise yılda milyonlarca lira harcanmaktadır.
Şayet ulusal basına reklam verilmez karşı gelinirse, onların bağı kökünden koparılır ve iş yapma şansları yoktur. Çünkü, bütün yasa dışı işlemler gündeme getirilirse, marketler zorda kalacaklardır. Mesela, hem gıda maddesi satacaksın, hem elektronik ve beyaz eşya, hemde kırtasi ürünleri satacaksın. Fiyatları da 9,9 vs. gibi küsürlü tutacaksın.
İşte şimdi en önemli bir soru burada akla gelmektedir. Bizler yerel bir gazete olarak üç harfli bir marketten destek için reklam istesek, oradaki görevli, “O işe biz bakmıyoruz, merkezden ayarlanıyor, bizim yetkimiz yok” cevabını alırsınız.
Peki o zaman bulunduğun muhitte satışı yerel halka yapıyorsun, o yöredeki halkın sırtından geçiniyorsun. O zaman git satışını da genel merkez çevresinde yap. Çünkü yerel basını kimse ciddiye almıyor, onlar da yazmaya korktukları için kimsenin umurunda dahi olmaz.
Yıllardır her zaman yazıp, çizip söyler gündeme getiririm. Bankalar da reklamlarını ulusal TV. ve gazetelere veriyor. İllerde, ilçelerde şubesi olan bankalar yerel halkın parasını alarak işletiyor, o zaman neden mahallinde görev yapan yayınlanan yerel gazetelere reklam vermezler.? Çünkü, ulual basının hem siyasi, hem de ekonomik gücü olunca, yerel basını kimse ciddiye almıyor.
Bu sorunlar gerçekten masaya yatırılıp, çözülmesi gereken sorunlardır. İşte bütün gerçekler burada ortaya çıkmıyor mu?

Her zaman söylüyorum ve ifade ediyorum.
Bu ülkede, çocuk ölümlerine, taciz olaylarına, eğitimde yaşanan engelli çocukların zulümlerine ve ölümlerine sessiz kalanlar, Köpekler için attığınız çığlıkların yanında bu yaşananlara niçin susuyorsunuz?
Ben asla AK Partili değilim, CHP.’li değilim, MHP.’li veya hiçbir siyasi partili değilim.
Bu yaşıma geldim, kullandığım oydan başka hiçbir siyasi partiye de üyeliğim yoktur.
Ben gazeteciyim..
Mümkün olduğu kadar işimi de tarafsız yapmaya devam ediyorum, ve de edeceğim.
Yayınladığım haberlerimize öyle yorum yapanlar varki, yok efendim, ben şu görüşlü, bu görüşlü diye eleştiri yapıyorlar.
Ben kim hangi, siyasetçi olursa olsun, hangi iş adamı veya idareci olursa olsun, bu ülkenin geleceği için kim bu ülke uğruna, vatan-millet için bir çivi çakarsa ben onun yanındayım.
Şimdi gelelim gündemin meselesine..
Son günlerde Ordu’da bir hayvan tepkisi gündeme geldi.
Neymiş efendim Ordu Büyük Şehir hayvan barınağında iki Köpek dalaşmış, birbirini parçalamış, yani güçlü hayvan, güçsüz hayvanı yemiş miş..
Evet, doğrudur, olmuştur.
Yani olaylar gerçek ama, saptırmalı haber yapanlar, bunu fırsat bilen bir gurup STK. ve siyasiler kıyametleri koparıyor.
Tabiki, olmasa daha iyi ama, hayvan yine de hayvanlığını yapıyor, buna fırsat vermeyeceksin.
Çocuklar da öyledir, her şeyi yapmak ister, anam, canım bebeğim, aşkım diyerek onuın gönlünü yaparsın.
Hayvana bu söz geçmez, hayvandır, hayvanlığını yapacak..
İşte bizim bazı aciz siyasetçilerimiz bazen şaşırarak o dalaş eden Köpekler gibi nerede ne söyleyeceklerini şaşırarak onlarda Köpekler gibi diş geçirerek parçalama dalaşı yerine dil uzatarak birileri ile dalaşmaya çalışıyorlar.
Bu zihniyeti taşıyan insanlar Köpeklerden de beter duruma düştüklerinin farkında değiller.
Bu canı bütün insanlar taşıyor, her şeyi görüyor ve yaşıyor. Bu sadece bir siyasi Partinin veya STK.’nın meselesi değildir.
Burada isim vererek kişileri aşağılamak, küçük düşürmek istemiyorum.
İster Köpek olsun, ister insan olsun. Peki, yaşanan olaylar sadece CHP. veya AKP. veya bazı STK.’ları mı ilgilendiriyor.
Diğer siyasi olmayan veya STK.larda görev almayan yaşayan insanların vicdanı yokmu, onlar bu olaylara duyarsız mı kalıyor?
Asla..Sadece ellerini vi,cdanına koyarak sessizce bekleyip, sorununun çarelerini arıyorlar.
Bu sorunların çözümü için illaki, yürüyüş yapmak, basın açıklaması yapmak veya protesto etmek hangi sorunu çözdü ki?
Güya burada sorumlu Büyük Şehir Belediyesi, gösteriliyor, hedefte de başkan Dr. Mehmet Hilmi Güler gösteriliyor.
Başkan gönderdi adamı, Köpekleri kıs kıs ettirdi, onları dalaştırdı öyle mi dersiniz?
Sonra da çıkar, meydanlarda protesto eder, açıklamalar yapar, kıyametleri koparırsınız.
Şimdi kısa olarak bir önceki döneme gidelim.
O dönemin başkanı Enver Yılmaz’dı..
Meclis kürsüsünde, mecliste ve her konuşmasında, hakkında eleştiri yapanları, yazanları hedef alarak, “Bunlar akşam içip kafayı yapıyor yazıyorlar, ben savcılığa suç duyurusu yapıp şikayetçi olunca, yazdıklarını sabah silerek korkarak bana geliyorlar. Başkanım ne olur, daha yazmayacağım, özür dilerim, af edin” deyince Enver Yılmaz da şikayetini geri aldığını söylüyordu.
Demekki, bu konuda Enver Yılmaz gibi olmak gerekiyormuş.
Buldular, mütevazi, efendi, saygın ve dürüst Hilmi Güler’i vu abalıya usulü gitsin öyle mi?
Demekki, o zaman bu mahluklara karşı böyle davranmak gerekiyormuş.
O zaman bu cıyak cıyak edenlere soralım.
Çocuklar mı daha değerli, Köpekler mi?
Kimse yanlış anlamasın, Köpek ölümlerine sessiz kalınsın demiyorum.
Geçtiğimiz günlerde Ordu Cumhuriyet Mahallesinde eğitim veren Nuriye Çebi özel eğitim merkezinde özürlü bir çocuğa yapılan zulmü gündeme getiren velisi annenin feryadına neden kulak verilmedi.
Yine geçen hafta Mesudiye ilçesinde Karadeniz Özel bir engelli bakım evinde boğazına şeker kaçarak ilgisizlikten boğularak ölen bir çocuğun ölümüne neden sessiniz çıkmadı?
ÇOCUKLAR MI DAHA DEĞERLİ, KÖPEKLER Mİ?
Çocuk ölümüne sessiz kalanlar, Köpek ölünce çığlık atıyorlar..
HAYVAN HAYVANLIĞINI BİLECEK,
İNSAN İNSANLIĞINI..
Kalın sağlıcakla!…
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.